Perşembe, Haziran 06, 2013

Büyük Çapulcu Tehlikesi




Bir süredir tuhaf bir şeylerin olacağı belliydi…

Çok uzun zamandır herhangi bir konuya ait olmak istemeyen, her hangi bir öyküde yer almak istemeyen, herhangi bir varoluşun içinde veya dışında yer almak istemeyen, sesi ve soluğu çıkmayan ama yinede yaşadığı kesin olan bir canlıdan söz ediliyordu. Bu canlının üç beş çapulcudan  oluştuğu da söyleniyordu. Daha çok sokağa ait olanların, sokakta yaşayanların içinden geçen bu tuhaf canlının henüz ne yapacağı belli olmadığından ezilmesi de gerekebilirdi. Ve en son görüldüğü yer de Taksim Gezi Parkıydı. Söylentiye göre parkta görülen bu canlı Yasa olmadan izinsiz yaşıyordu… Söylentiye göre bu büyük bir tehlike olabilirdi…

(…)

Kısa bir süre sonra, geçtiğimiz hafta, hiçbir hak-hukukla ilgilenmeyen, haklarının olup olmamasını ve   sorunlarının çözülüp çözülmemesini umursamayan, tersine, hakları ve sorunları ele geçirmek isteyen yeni bir özne tipi doğdu: “çapulcular”. Bu  öznellik Gezi Parkı protesto eylemlerindeki kararlı ve direngen tavrıyla herkesi kendisine hayran bırakmıştır. İktidarın tüm gücüyle yok etmeye çalıştığı bu öznellik büyük bir kitle hareketine dönüşmüştür. Eşik geçilmiş ve sonunda bu büyük “Kitle” ortaya çıkarak kendini keşfetmiştir.

İstanbul Taksim’de herkesin kendi kurtuluşunu serbest bırakarak katıldığı bu eylemlerde  Gezi Parkı ve diğer her şeye karşı yapılan saldırılar bozguna uğratılmıştır. Vatan, Millet, Devlet, Demokrasi, Dil, Kimlik  vb. şeyler üzerinden ölüme ve yasaya  zarif ve kurnaz tekniklerle tabii kılınmaya çalışan herkes ve her şey dünyanın tüm hayırlarıyla saf-tutup ortak bir cephe oluşturmuştur. Günlerdir süren sokak savaşlarında polisin polisten başka bir şey olmadığı, iktidarın ve devletin tüm organlarıyla birlikte ölümün en adi suç ortakları oldukları yenilgilerinin ışığı altında ortaya çıkmıştır. Bir parça hayat için, bir parça toprak için, ve belki de son kale savaşı olarak da görülen bu büyük olayda tüm ilkler bir araya gelmiştir. Sokak sokak barikatlarla örülen ağlarlarla yaşam korunmuştur. Mücadele ve direniş yalnızca kazanılmakla kalmamış, iktidar deşifre edilmiş, ona karşı kudretin ve  eylemin gücü kanıtlanmıştır. Siyasetin tüm mekanizmalarına karşı, siyasetin tüm figürlerine karşı, ve bizzat siyasete karşı politik olan yeniden ortaya çıkmıştır. Kitle, Devrimi eylemin sonsuz çeşitliliği ve sonsuz sürekliliği içinde yakalamıştır.

Model kişiliklerden model hapishanelere, model düşüncelerden model hayatlara kadar, inşa edilmek istenen model bir dünya  adına, doğaya ve doğamıza yapılan sinsi saldırıların görünmezliklerinden uydurulmuş Demokrasi rejiminin düştüğü bu durumun tüm sonuçları  henüz ortaya çıkmamışken, şekilsiz dostluklarla çapraz ilişkilerle biraraya gelen Kitle, kenarlarını çoğaltarak, özgürlüklere yer altı geçitleri açmaktadır. Belki de bu olaya verilecek en güzel ad “BüyükTehlike” veya “Mayıs Tehlikesi” olacaktır.

Tüm kaçışlardan örgütlenmiş bu hareketin devinimi devam ederken, iktidar ve sürüngenleri, anlamaya ve bilmeye doğru sıkıştırmak istedikleri bu tehlikeli olayı kodlamak için kitlenin içinden destek beklemekte, kendilerine ait olamayacağını bildikleri olayı akla ait hale getirmeye çalışmaktadırlar.  Oysa tamamen sokağa ait bu olay herkesin de hemfikir olacağı gibi tehlikeli bir olay olduğundan ele avuca gelmeyecektir.  Gençlik, konforunu korumakta ısrar eden bu yetişkinler rejiminin ayrıştırıcı ve baskıcı tüm stratejik müdahalelerine karşı çocukluğun bizimle birlikte yaşadığını ve bu direnişin asıl kaynağının devam eden çocukluğumuzun parmak ucu dokunuşları olduğunu göstermiştir.

Roza N.L.









Salı, Mayıs 07, 2013

Teatrokrasi ve Ağustosböcekleri Korosu'ndan alıntı...

Eğer halk gösteri seviyorsa, nedeni, kalabalık olarak, İdea'nın duyulur olmayan tekliğine düşman olmasıdır. Devlet'in VI. kitabında ortaya konulan budur. Halkın kendinde Güzel'i sevmesi mümkün değildir. Olsa olsa güzel şeyleri sevebilir. Nitekim Sofist Hippias da böyle yapar. Güzel onun için güzel bir kızdır. Bir performans vesilesi, bir üreme aracı. Kalabalık güzel şeylerin meydana getirdiği alaca kalabalık içinde yalnız kendine hayranlık duyar. Yalnızca kendi özüne, yani üreten ve üreyen çokluğa saygı duyar. Alkış yasası kalabalığın kendi kendiyle tatmin olmasının ifadesidir. Mesele pekâlâ yeniden basit bir gösteri nizamı meselesi haline gelmiştir.

...

Demek ki çözümleme tersinden de okunabilir: bir buyruğun tersi olarak. Öyleyse kendi kendini alkışlayan kalabalığın totolojisi, felsefenin kendi davasını şehrin davasıyla karıştırmak için zanaatçıyı içine kapattığı çemberin doğrulanmasından ibarettir. Kitlenin hazzının kalabalığın el çırpmasına indirgendiği bu gösteri fenomenolojisi, uzmanlaşmanın "başka hiçbir şey" buyruğunun hükmettiği emek kuramının tersidir. Bir ile çok'u kendi yerlerine yerleştirmek için, ikizin yasama yetkisini ve hâttâ şiirini filozofa mahsus tutmak için "sosyoloji"ye "estetik" eşlik eder.

Jacques Ranciere

Salı, Nisan 23, 2013

Burda Benim Hayvanlar Alemim

Ozan K.'ya 
beni öldürmesi için davet

Büyük beyaz sessizlikte üzerime kara bir çığ yağmış. Onu sahiplenmemi bekliyor. Mavilikte kaybolmaya çalışan balık, renklerini kumda kaybetmeye çalışan balık. Bir balık başka bir balığın gölgesinde kaybolmaya çalışıyor. Büyük balık küçük balığın renklerini yer. 

Yüzümü şimdi onu yararak ortaya çıkmaya çalışan başka bir yüzden ayırabilir miyim? Işıklı yapraklardan, yeşil dallardan. Kertenkeleler tenimin üzerinde. Tam üç tane. Tenimin rengini alıyorlar. Alıyorlar. Onları göremiyorum ama ordalar. Kucağımda benim rengimi alıyorlar. Kucağımın şeklini alıyorlar. Üçüz. İçime giriyorlar.

Bazen etime dokunuyorlar, öpücükler, sinek avlar gibi. Uykumda acıtmayan küçük arı sokmaları sayesinde uçma yeteneği kazanıyorum. Amımdaki kılların arasından Asya tarantulasının doğum yapması gibi göründü, çıktı, bacağımda yürüdü. Sen hiç tarantula gördün mü? Bir serinlik oldu. Gıdıklandım. Artık daha yakınsın bana. İçimdeki halinden daha yakınsın. İnsana en yakın hayvansın gözümde. Bir geyiksin. 

Rahmimdeki atıklarla beslenen lağım sıçanı. Biraz et alıp masamın üzerinde sana benzeyen bir yontu yapmaya çalıştım. Sığır ya da domuz eti. Ya da benim kendi etim. Seni kollarımda evirip çevirdim. Seni anlamaya uğraştım. Bu hayatta kimse seni benim kadar anlamaya çalışmamıştır ve kimsenin şansı daha az olamaz. 

Yarasalar birleşip başka ve daha iyi bir yarasa yapabilir. Sadece yarasalar yapabilir bunu biliyor muydun? ama bir sokak köpeği ortaya çıktı. Kendini oluşturan naylon çizgilere yakalanmış. Kurtulmak için koştura koştura gözden kayboldu. O zaman boz ayıyı ve yavrularını gördüm. Anne ölmüştü. yavruların başta ondan süt emdiklerini sandım ama aslında memelerini yiyorlardı. Memenin içinde kalan son süt yudumları ve kan karışmıştı. Zar yırtıldı, bir şeyler döküldü. O an anladım ki anne uyanıktı yavrularını besliyordu ben de uyanıktım. Büyük boz ayının hırıltılı göğsüne başımı dayayıp uyumak istiyorum.

Çalılıktan havalanan onlarca beyaz kaz ay ışığını bir süre yanıma yöreme dağıttı. Gündüz gibi oldu. Bilmeden dünyanın merkezinden geçen koyun sürüsü. Hattı izle. Toplam varlığımızdan çalarak ilerliyor. O koyunların yediği her şeyden tatmak için ölüp biten bir akbabayım ben. Sen doğmadan önce başlamıştım. Kokuyordum, karnım büyüyordu, adet görmüyordum. Hamile bokunun kıvamı bilinmez. yazı yazmaya çizmeye çok elverişli. Şişkin göbeğimin üstüne bir yüz çizdim ve onu örten boktan bir gül.

Boktan dünya haritasında yerimi göster. Ben bazen İstanbul'un üzerine parmağımı bastırıyorum. Kan emmekten şişmiş bir böceği ezer gibi. İstanbulş ehir haritasını hamile bokuyla sıvıyorum havanın neden kapalı olduğunu anladınız mı?

Ölümün bana verdiği yetkiye dayanarak Proscenium Arch'ı da kapatıyorum. 

Özlem Z. Almanya'dan bildirdi. Beni öldürmeniz için size yalvarıyorum.

Perşembe, Mart 07, 2013

…sanki güzelim bir gül.


Maurice Blanchot
(22 Eylül 1907 - 20 Mart 2003)


herhangi bir açıklamanın tüm kışkırtıcı taleplerine rağmen bir yaprak gibi tüm sükûneti üzerinde bulunduğumuz daldan almak adına…


ölüm ve yaşam arasındaki en uçta kararsız kalmış bir kıpırtının kendi-dilinde-ama kesinlikle-en-az kendi-dilinde-parçalanarak tüm dillerden-ama-kesinlikle-dil-olan-şeyden konuşabilmenin tüm sıradanlığını alarak…

Salı, Şubat 05, 2013

Şimdiki Zamanda Almak İstediğimiz Şey Bir Görüntü Değil Bir Sorumluluktur


Şehirde bir hayalet dolaşıyor: Kameranın hayaleti: Bir karşı-kent planlamacılığının yasalarını kendi belgeciliğini yakmakta kullanmanın yollarını arıyor: Serbestlik görünümünü özgürlük lehine yakacak bakışın her an icat edilmesini gerektiren ortak hayaletin adı sinema değildir:

Kameranın hayaleti bir aygıt değil, bir davranış biçiminin adıdır ve çöplüğü süzmekte kullanılır: Bununla birlikte, kayıt ölüleri canlı tutmakla ilgili yasaya bağlanır: Canetti’nin büyük romanının Peter Kien’inin kendi körleşmesini kütüphanesindeki büyük bir yangına bağlaması gibi, sokakta bir kutsallaştırmayı onu limitlerine taşıyarak, sokağın sonunu belirsizleştirerek karşı-kutsallaştırmaya bağlamak gerekir:

BURADA SANAT TARİHİNİN KİMSESİZLER MEZARLIĞINDAN BİR ÖLÜLER ORDUSUNU GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:

Kamerayı bütünüyle karalanmış bir sayfada yazı yazma gerecine dönüşen silgi gibi kullanacağız: Kamerayla görüntü sileceğiz: Almak istediğimiz şey bir görüntü değil, bir karardır:

Sokağın hikâyesinin egemen hikâyelemeden sapmasının tarihi böyle başlayabilecekse, sokağın kayıtlarının ekmek kırıntıları gibi, ama bu kez eve dönüş yolunun bulunması değil, kaybedilmesi için bırakılmasıyla başlayacaktır: Evler meta-olanı meta değilmiş gibi gösteren kutulardır: Kayıtlarımız nasıl paketlerini ve paketlenmeyle ilgili bağlamı geçersizleştirmeli ise, fütursuz özgürlük arzumuz da sokağı evlerin ve kentin bağlamından çok uzağa taşıyabilmelidir:

GÖRÜNTÜYÜ PELİKÜLE DEĞİL, KÂĞIDA VE ETE YAZIYORUZ:

Kayıt, kameranın yaşayan hayaletinin ölü gözleriyle sanatsal bakışın egemenliğinden kurtarılmalıdır: Naif görüntü ishalini burjuva sanat tarihi kataloglarına kaydetmek için şimdiki zamanın kendiliğindenliğini feda edenlerden olmak ya da olmamak: Burada bizi yerimizi bildirmeye zorlayan mekanizmaya yeni organlarımızı eklemekten çekinmeyeceğiz: Sessizlik organımız dil, resmi-akademik estetiğin dublajına boyun eğmemek için, sessizliğini katlamaktan çekinmeyecek: Ses şeridi, gerçekçi ve öykülemeci çifte işlevinden kurtarılmalıdır:

Sine-delik: Sandalın dibinde: Batış, görüntüden kurtarılmalıdır: Burada konudan uzaklaşıyoruz: Sahte alanda kendinden sonra gelen sekansı açıklamayı vaat etmesi zorunlu kılınmış Avrupa montajının gramerini unutmaya eğilimliyiz: Çekimde süreksizlik yaratıyoruz: Kamerayı ona karşı ideal bir nefret duygusu olmadan kullanamayız: Arşivciliğin aracılığı kabul edilemez: Burada, dibindeki deliği her açtığımızda sandala dolan vaadi ne pahasına biriktirdiğimizi biliyoruz:

YAŞAMI KATALOGLAMAYACAĞIZ:

Böylece bütün o gezici kameralar ve sosyolojilerle yaşamın karanlık köşelerinin egemen tarafından “aydınlatılıp” kataloglanmasına alet olmak yerine, gözlerimizi niyetli bir körleşmenin sağlayacağı temas-sohbet için yeniden eğiteceğiz: Devrimci dekupaj, baktığı yeri hızla bir özel-alan haline getiren çerçevelemenin (boğaya son ve öldürücü darbeyi vurmak anlamına gelen kadrajın) sınırlarını söken: Makas-kameradır:

Kameranın huzursuz hayaleti, iyelik talep eden kullanımından vazgeçebildiğinde, ölü anlar üzerindeki şüpheli mülkiyetini dostlara dağıtacak:

Söz konusu yalnız merkeze odaklanmaya alışmış gözün statik çerçevedeki sadizmi tanımlaması değil, kenara kaçışın, limitlere taşınmanın aynı zamanda bir limitlerin paylaşılması, kendi yazgısının mülkiyetinden bir vazgeçiş, ruhunu ünlü “kendine ait bir oda” oluşun dekorasyon ilkelerinden bağımsızlaştırma girişimidir: Kameraman artık gözlerini kendinden başka bir şeye çevirmelidir, kayıt anında:

MODERNLERİN KAYIT İSHALİNDEN KALAN YIĞINLA İLGİLENMİYORUZ:

Ne de pürüzsüz ekran yüzeylerinin aldatıcı adaletinde kayan bakışımız zararsızlık vaat ediyor: Burada pek de modern olmayan bakışımızla bu yüzeyi çizmeyi, dumura uğratmayı, bozmayı deneyeceğiz: Hikâye sineması patlama halindeki uykusuzluğumuzu doyuramaz: Erotik dayatmacı Freudyen tutumu ve post-situasyonist gizli-bireyci örgütlenme modellerini umursamıyoruz: Kamera çıplaklığa karşı işlenmiş suçtur:

Kameranın hayaleti orada olmakta olanı değil, olmamakta olanı kaydeder: Vuku bulmayışın sigortası: Böylece çekim yapmayı reddettiğinde deklanşöre basması teknik olarak engellenen kameramanı cephanesini boşaltarak savaş meydanına çıkan gönülsüz bir asker olarak tahayyül edeceğiz: Kaset takmayı unutmak için stratejiler üreteceğiz: Hikâye sinemasının askeri olmayacağız:

ÂNIN ÖLÜMLÜLÜĞÜ KAYIT ÂNINDA NE PAHASINA OLURSA OLSUN SAVUNULMALIDIR:

Fiziksel alanı ahlâki uzay haline getirmeyeceğiz: Konunun kenara uzaklıklarını belirlemekte gönülsüzüz: Bakışın kendisi bakılanın hareketinin yerine geçme eğilimdedir ve görüntü bakış ile el arasından çıkarılmalıdır: Çocuk kameramanlarla çalışmaya devam edeceğiz ve onların içgüdülerinin buyruğunda olacağız: Fordist bantta seri tanrı üretimine karşı koyabilecek tek güç çocukluğun erdemleridir:

“SİNEMA ÜÇ ŞEYDEN KURTARILMALIDIR: FOTOĞRAFİK ANALOJİNİN KUDRETİNDEN, TEMSİLİN GERÇEKÇİLİĞİNDEN, ANLATIYA DUYULAN İNANÇ REJİMİNDEN:”

[İki nokta üst üste, bize ait.]



Yukarıdaki yazı ilk kez Zygiella Notata'da yayınlanmıştır. Proscenium Arch fanzinin yeni sayısını sabırsızlıkla bekler.





















Pazartesi, Aralık 31, 2012

Cumartesi, Kasım 24, 2012

Freddie Mercury'nin ölümü 21 yaşında


1946 - 1991

Şarkı ile aranızdaki sözsüz anlaşma uyarınca, kendini dikte ettiren sözleri paylaştığınız ağız karnınızdan konuşur. Mercury'nin söyleme teknikleri, kendilerini yineletmeden çoğaltan bütün o nüanslarla ama sadece şarkı için ağzınızı değil, solist için bedeninizi de talep eden küstahlığın doruklarında dolaşır: İdeal küstahlık "Babil tüneli kazmak"tır: Başkalarıyla aranızda sonsuz bir geçirgenlik, kendinizle aranızda geçilmez bir sınır, sonu gelmez bir göçmenlik: Orada hepimiz Mercury'nin kalan ömründen bir parça ısırıp koparmak zorunda kaldık.

Bu parçalar sonunda bir yerde birleşti ve sonra yeniden ayrıldı.

Ne yazık ki şimdinin aktivist ortamının gündelik geleceği yıkmaya yönelik sınırlı niyetleri, habis orta sınıfın kültürel dekadansının aşınmadan rahatçı bir zarafet devşirmeye eğilimli, kendi soyağacı lehine olmayan hiçbir dolaysız direnişi gözyaşı dökmeden kabullenemeyen biçimciliğiyle atbaşı gidiyor ve eski biçimcilikleri özler hale geliyoruz.

Belgisiz siyasal çağrı itibarsızlaştırılmalıdır.

Ne yazık ki duran zaman içinde bir eylem zamanı açmanın sözlü moral baskısı hızla ve birbirine dublaj yapmaya başlama zorunluluğuyla, giderek tekleşen ama tekilleşmeyen bir çağrıya dönüşüyor. Başkasının sadece gövdesine değil, ruhuna katıldığında bile kendini kendini temsil etmekten alıkoyamayan mızmız bir bitkisel hayat lehine gözden çıkarılan hakiki bir ölüm, gerçekleşmediği her gün bizi kabiliyetli hayaletlerinden yoksun bırakıyor. Oysa yenilgi ancak gerçekleştiği kabul edildiğinde içeriden dönüştürülebilir.    

Ağ cemaatlerinden hoşlanmıyoruz: Eylemin kendinden çok eylem zamanında bir kesintinin sürekliliğini sağlama alma arzularıyla, eyleme bir sayıklama mesafesinden bakma olanağının yarattığı orada olmama haklarından mürekkepler. Kendi ağzının tercümanlığı olmadan söz söyleyemeyen, olan biteni kendinden uzağa iten, konuşmaktansa konuşmak üzerine konuşmayı tercih eden, "hiç evlenmemiş makinalar"... iletişebilmiş olmanın zaferinden gözleri kamaştığında kendini sessizlikte ifade eden ve orada olmak uğruna orasıyla ilgili imgelem kurma haklarından vazgeçenleri görememektedir. 

Bir günlük ömrü olan kimi yaratıkların o günü yirmi bir yıl beklemiş olabileceklerinden bihaberdirler.

Zayıf kronolojilerindeki web kayıtları silindiğinde, tarihselleşme olanakları geçersizleştiğinde, tokluk dili ellerinden alındığında edebi kederlerinden geriye verimsiz neşeleri kalacaktır. Bugün ağ cemaatinin gözyaşı sözcükleri otonom direniş alanları arasındaki boşluğu doldurmakta ve ara-alanların, güçlü sohbet ilişkilerinin ve dostluk şantiyelerinin destek vaadine yer bırakmamaktadır. Bütün bu dijital gürültü içinde, kovanda bala saplanıp ölen arılar, “haydi eyleme” dediğiniz anlarda dişlerinizin arasında çıtırdıyor.

Yine de ses tellerinizdeki nodül için şarkılarda aidiyet payı bırakılır. Mikrofon gizemli bir organın yerinde bağımsız bir protez olarak durur, itiraz haklarınız ve kalan diğer haklarınız şehir kanalizasyonunda kaybolur: Ama bu iş için yaratıldınız: Ölüm yıldönümlerinde gerekli bir alıntısınız. Yirmi bir yıl sonra bir yerde birleşecek parçalarınızdan şimdiki zamanınıza hiç benzemeyen, içi hakikatle dolu bir yalan ortaya çıkacak.

O zaman, toprağı bol olsun rahmetli Freddie Mercury’nin sesinden “Özgürlüğümü istemiyorum, kırık bir kalple yaşamanın anlamı yok” dizelerini söylersiniz.



Cuma, Eylül 21, 2012

Maurice Blanchot’da dilin bu kendi doğası içindeki parçalılığı... (22.09.1907 - 20.02.2003)

Kritik ve kristaller

Maurice Blanchot’da parçalar vardır. Parçalar birer kritiktir. Saf ve akışkan olup ikiz-bir keskinlik içinde düşünmeyi ve yazmayı dışarıya göre işlerler. Her parça bir diğer parçayla zamansal olarak ters bir yakınlık ilişkisi içinde hareket eder. Bir parça konuşurken bir diğeri olayda durumun anlamı içinde kaçak bir varlığa kulak verir. Düşünce bölünerek sözü kendi yoğunluğuna kadar zorlarken anlamlı her şey yersizliğin en sivri tepelerine doğru buharlaşıp yeni bir iklimi yaratmak için dili zorlar. “…tıpkı yolunu şaşırdığı için uzaklaşan, kendi üzerinde yok olan bir yolcu gibi.” Dil böylece kendi dünyası içinde zamanların doğalarını aynı anda konuşturur. Dil içinde bazen buzul çağlara ait bir mevsimde yağan yağmur başka bir çağın topraklarına düşer; ve anlam da bu her iki zaman arasında maddeyi zorlayıp tüneller açan bir hayvan olmaktan öte, bir ilişkidir. Bu ilişkinin canlılığı aynı zamanda onun anlamıdır. Zamanların parçalılığı maddenin parçalığı kadar belirli olmadığından dilin de düşüncenin de dağınıklılığı ve parçalılığı fark edilmez. Düşüncenin parçalılığı onun dağınıklığının tersidir. Her parça belli bir bütüne ait olsa da her bütünün zamanı farklıdır. Bütünlerin çokluğu hiçbir “tam”ın oluşup egemenlik sürmesine izin vermezken, anlam tehlikelerle dolu parçalı ve larvaik bir zamanın ırmağında “zaman yokluğunun” kritik deneyimlerine girer.

Parçalar düşüncenin tehlikeli ve kritik durumlarındaki aniden parlayan cisimsizlerdir. Bir fikir olmadıkları gibi fikre aracılık da etmezler. Hiçbir hesaba ait değillerdir. Bütünüyle sayılamadıklarından, var sayılırlar. Bir düşüncenin parçalanmışlığının en küçük gösterenleriyle de ilgileri yoktur. Bir düşün içinde açılan bir çiçek olmaktan çok, binlerce yıldır düşleri kendi gecesinde boğan açılmamış bir çiçeğin ürkütücü bekleyişinin gerçekliğidir. “Gül ağacının üstünde, gülün yerinde, soldurulmayacak siyah bir çiçek vardı.” Kopukluğu ve yetersizliği, eksikliği ve her tür biçimsizliği aşabilmiş olan parçanın, dil içinde bir şeyin metaforu olduğu da doğrudur; ancak bu şey de dil değilse eğer dilin ta içidir, dil içindeki kırılmadır; burası, içinde kendisini gizin çılgınlığı ve vahşiliğiyle alev alev yakan düşüncenin olduğu yerdir. Düşünce, peşinden sözü sürüklerken sözün telaşlı hali, herhangi bir anlamın zamanın güvencesi olmadan yurtlanmasına izin vermez.  Anlam burada bir yurttur bir yuvadır, hatta bir ilişki olarak bir parçadır. Zira belki de “parça”ya hiçbir parçayla ilişki kurmadan değinmek gerekirdi. Ona ait bir anlamın hiçbir kırıntısını bırakmadan, ona bir hata payı vermeden, olgunluğun en yeni çatlaklarında, düş ve düşün... “Mutlak gece”…

Maurice Blanchot’da dilin bu kendi doğası içindeki parçalılığı ne dışarıdaki hayatın yerli yerindeliğinin ne de bu hayatın düzensizliğinin yansımasıdır. Dil içindeki değil, ama diller dışındaki bu yeni dilin belki de sözü hiç kullanmadan, sadece yıldızlarla konuşup sonsuzluğun bütününe yayılıp parıldaması, yeni bir ışık, yeni bir olaydır. Bu dilde konuşan zamandır. Zaman, ömürleri olan her şeyi sükunetle kucaklar, ve zamanla, bu tutkunun içtenliği içinde sözcük olmaya çalışan, güç olmaya çalışan her varlığın, doğduğu günün özgürlüğü içinde ölümü de kanatlanır. Yazının zamanında düşünmek, özgürlüğü bu düşünce içinde zamansızca isteyip, onu bir karara bırakmamak, ve isteksizliğin biçimsiz konforuna da terk etmemek için ısrarla onu yazmak, içerisine doğru değil ama dışarısına doğru yazmak, onu kendi bildik halinden uzaklaştırırcasına, daha önce hiç görmediği ve bilmediği yeni bir dostun yüzünde yeniden düşünmek ve keskinleştirmek, adeta ondan bir parça koparırcasına dile getirmek ve dile gelmek. “Dile asıl doğasını geri vermek, o konuşurken ırmağın sesine kulak vermek.” Herakleitos’un ateşten nehrine…

O halde, düşünceyi keskinleştirmek gerekir. Bu keskinliği sivriltmek, bu sivriliği kalemin en ucuna doğru bitimsizleştirerek, varlığı felakete fırlatarak; ve yazı haline gelen zamanın ve hızın tüm maddiliği içinde Dışarının sonsuzca parçalanmasına katılmak için deneyimin içine korkusuzca atılmak gerekir. Hiçbir karşıtlığa varmadan, saflığın kendi yüreğinde, sonuna kadar gitmeyen ikiye bölünmelerin tehlikeli parçalanmışlığı içinde, saflığın saflığını aramak için, saflığın saflığı içinde öteki saflığı kıpırdatmak için düşünmek ve yazmak. Bir toz taneciğinin belleğinde saf bir anı olmak için. Evet, ve daima… Bu saflık içinde “deneyimin kritik an”ına doğru her şeyi birlikte düşünerek, birliği en keskin uca kadar götürerek ve iki tarafı da keskin bir bıçaktan en uca doğru düşünerek sonu daima uzaklaştırarak, daima hafifleyerek. “...sonsuza kadar yokluğu yokluğa ve yokluğun yokluğuna ve yokluğun yokluğunun yokluğuna katmak ve böylece, bu emme makinesiyle, umutsuzca boşluğu oluşturmak gereken o kritik andan saf aklın şimşeği olarak”… Ve ayrımların bittiği, varlıktan yoklukların kan kan damladığı, düşünmekle olup bitenlerin  kesilerek sürekli ikiye ayrıldığı, ve her ikiden başka bir ikinin doğduğu, doğumun da hep öteki doğuma, hep ikinci bir doğuma dönüşünün şaşkınlığı içinde dile gelen özgürlük sözcüğünde sözcüğün özgürlüğünü kristalize etmek. Ondan bir parça elde etmek, ve onunla bir kritik yapmak…

“−Bırak da içinde özgürlük dile gelsin. −Ah! Özgürlüğün senin içinde dile gelmesine izin verme.”

Roza N. Legere

Pazartesi, Ağustos 20, 2012

Müşfik Kenter [Üzerine] - Melih Cevdet Anday




Bir gün Atatürk Kültür Merkezi’nde bir konse­re gitmiştim; Müşfik Kenter de geldi, eşi Kadriye Kenter ile. En önden dolaşıp yerlerini buldular ve oturdular.

Ne önemli bir olay! Büyük bir sahne yaratıcısı, halkı yıllardan beri sahnedeki kendisiyle büyüleyen, eşsiz bir artist, şimdi sadece bir dinleyici olacaktı demek, sıralardan birinde oturan, bizim gibi sıra­dan bir dinleyici.

Bu durumu sorunlaştırmakta haklı buluyorum kendimi. Anlığımızda ve imgelemimizde (ikisi ara­sında oldukça büyük bir ayrım var) varılamaz bir yeri olan... Kim o? Bir kişi mi? Nasıl bir kişi ki, sahnede onu seyrederken, kimi zaman (hayır, her zaman) onun tanışı olduğumuzu bile unutuyoruz. Bir büyücü mü? Evet, ilkel toplum büyücülerinden biri. Tanınmış bir etnolog, ilkel toplumdaki büyü­cünün yalnızca büyü sırasında, diyelim bir hatayı iyileştirmek için ağzından ateşler püskürtürken ya da kendini çılgınca bir dansa bırakmış iken büyü­cü olduğunu, ertesi sabah onunla karşılaştığımız­da (belki de komşumuzdur) hoşbeş edeceğimizi, gü­lüşeceğimizi, el sıkışacağımızı anlatır. Oymağımız­dan biridir o, ancak ödevi sırasında bizden ayrılır, ortaya çıkar ya da karşımıza dikilir, güler, ağlar, kızar, eziyet çeker, kimi zaman rahatsız eder, da­hası korkutur bizi. “Böylesi bir büyücü tanımı mo­dern geliyor bana” demek, bir anda yadsınmazsa, akla yakın bulunabilir bence, ama sanıyorum ki gerçek hiç de öyle değil. Tikel toplum eşit insanlar­dan kurulu idi, iş bölümü bu eşitliği neden sonra engelleyebilmiştir. Şöyle de diyebiliriz; ilkel toplum­da eşitlik, iş bölümünün üstünde idi. (Büyücü komşumuzdu). Çağımız toplumunda ise sanatçılar, bi­lim adamları, yöneticiler, kısacası seçkinler toplum dışı diyebileceğimiz bir küme oluştururlar. Biz on­ları seyrek olarak görürüz ve çok seyrek olarak ko­nuşabiliriz onlarla. Bundan ötürü, hekimimizin dostumuz olması bizi yadırgatmalıdır, büyücülü­ğünü yitirir çünkü. Kim demiş bize hekim büyü­cüdür diye? Kimse dememiş olsa da biz onu öyle görürüz. Bir devlet başkanını yolda koşarken gö­rünce cinnet getirebiliriz. Ama ben bir sabah Ek­rem Zeki Ün’ü, Moda yollarında tek başına orkest­ra yöneterek gittiğini görünce hiç yadırgamamış­ım. Kendi işini yürütüyordu. Bütün demokratik ilerlemelere karşın kastlaşmış bir toplumdur bizim toplumumuz, seçkinler, deyim yerinde ise, bir aris­tokrasi oluştururlar. Gerçi müzik dinleyicisi de o aristokrasi içindedir, ama bir yaratıcıyı yanı ba­şındaki sırada görmek gene de şaşırtır onu. Yanım­da Hamlet mi oturuyor, yoksa Müşfik Kenter mi? Onun dostu olduğum halde ben bile şaşırdım o kon­ser günü.

Ama beni şaşırtan başka bir şey daha oldu o gün; önümüzdeki sırada oturan birkaç hanım, Müşfik Kenter’le Kadriye Kenter’den konuşmaya başladı­lar: Kadriye Kenter’i övdüler, Müşfik Kenter’in ya­şamını düzene soktuğunu söylediler. Demek sah­ne ve seyirci ayrımı onları hiç de ikiliğe düşürmü­yordu. Olağanüstü bir dünya olan sahne ile bizim dünyamız arasındaki ilişkiyi uçurumlaştırmıyorlardı, daha doğrusu bu uçurumu sindirebiliyorlardı tinlerine. Çünkü, tanışık olmasalar bile, onunla bü­yük bir yakınlık kuruyorlardı aralarında. İşte çö­zülmesi nerdeyse olanaksız bir sorun! Hangi rol­deki Müşfik Kenter’le kurulmuştu bu yakınlık? Kimse bu soruyu yanıtlayamaz. Oynadığı bütün rollerden bir “Müşfik Kenter” çıkarmak ise ola­naksızdır. Şuna sadece “hayranlık” deyip geçemeyiz, hayranlık belli bir uzaklığı gerektirir. Üstelik Kadriye Kenter’in, Müşfik Kenter’i düzenli bir ya­şama sokmuş olmasının (bilmiyorum, böyle mi ol­du?) hayranlık içinde bir yeri yoktur, bu ilgi daha çok bir dostluk ilgisidir. Demek Müşfik Kenter’i sahnede hem de çeşitli karakterlerde görmüş olan seyircimiz, kendisini onun dostu saymakta güçlük çekmiyor, çünkü her gösterimde onunla konuştu­ğunu varsayabiliyor; dahası, diyelim Van Gogh’u, Müşfik Kenter’in anlattığı bir hikâye gibi dinliyor. Böylece de aktör, büyük aktör, o karakterleri kendi kişiliğinin öğeleri durumuna getirmiş oluyor. Can­landırılan kişi, diyelim bir tarihsel kişi ise, bu kişi ile aktörün karıştırıldığı bile görülmüştür. Bir İn­giliz rahibi, konuğuna, katil kral III. Richard’ın öldürüldüğü Bosvvorth savaş alanını gezdirirken, “İşte kral burada ‘Bana bir at, bana bir at’ diye bağırırken öldürüldü” diyeceğine, aktörün adını söyleyerek “İşte Allin burada ‘Bana bir at, bana bir at’ diye bağırırken öldürüldü” demiş. Ünlüdür. Diyeceğim, aktörün, oynadığı rolle özdeşleştirilmesi olağan karşılanmalıdır.

Ben Van Gogh’u göremedim, İstanbul’da değil­dim, bir kıyı köyünde idim, artık oyunu kışın sey­redeceğim. Bizim gazetede Müşfik Kenter’in, Van Gogh olarak fotoğrafını gördüm. Bu fotoğraf be­ni uzun uzun düşündürdü. Özellikle, yaratıcı-rol ilişkisi üzerinde durdum ve yazıma bu konudan baş­ladım.

Yazılı söylev ya da yazınsal dil tiyatroda ne bi­çime girer? Müşfik Kenter bu sorunu en yetkin bi­çimde çözmüş aktörlerimizden biridir. Daima tra­jik bir aktördür Müşfik, çünkü hep ritüeli canlan­dırır. (Gerçekte tiyatro başka nedir ki!)

Müşfik Kenter özneyi duyurmakla uğraşını do­ruk noktasına eriştirir. Bu özne hem tekildir, hem de zaman dışıdır, seyirciyi şaşırtır, doldurur ve böy­lece de sonuna doğru tümden boşaltır. Sonunda bomboş kalmıştır seyirci. Katarsis (‘Arınma’ diye yorumladıkları), bundan başka bir şey değildir, kendini yitirmedir ve alkışı getirir, zorunlu kılar. Bir “kendine gelme”dir bu. Tarih birçok alkış çe­şidi görmüştür, (alkamak, beğenmek) bunların tü­mü arınma değildir, arınmanın tam tersi durum­lardan çıkma alkış da vardır. Seyircinin Müşfik Kenter’i alkışlaması ritüele katılmasındandır. Çün­kü ritüel insanı boşaltır. Müşfik Kenter’i seyreder­ken, siz O’sunuzdur. Kulağa seslenen sanatlar al­kışı gerekli kılar. Resim sergilerinde alkış duyul­maması bundandır.

Bir bakıma çağcıl aktör olanaksızdır; çünkü o kendisini hep bir çelişki içinde duyar. Bu çelişki, oyunun nesnesini, çağımız insanının benimseyememesinden doğar. Bu durum iki yana da bir çare­sizlik getirir. Bu yüzden Müşfik Kenter hep antik çağda yaşadığı sanısına kapılır. Onun tiyatrodaki giysi dolabında hep birbirine benzeyen maskeler vardır, (Sahnenin giysi dolabı, evdeki giysi dola­bından bambaşka bir şeydir, sahnedeki giysi dola­bında zaman durmuştur). Bu maskeler Müşfik Ken­ter’i zaman zaman bağırtır. Çağını duyumsamıştır da ondan. Bir başkaldırmadır bu. Müşfik Ken­ter her oyununda tiyatroya başkaldırır ve onu böy­lece aşar. Hem Müşfik Kenter, hem Van Gogh ola­bilmesi bundandır. Bir sanat aşılmadan, onun ya­ratıcısı olunamaz.

Müşfik Kenter, rolünü hep zaman dışı oynar. Onu anlamak için tarih bilincinde olmaktan baş­ka çare yoktur. Çünkü o modern bir oyunda bile (belki en çok modern oyunlarda) zamanın geçmekte olduğunu duyurur seyirciye. Bu yüzden de kendi­ni rolüne çaldırmaz. Müşfik Kenter’in dehasını bu­rada aramak gerekir diye düşünüyorum. Maske­siz aktörün yüzyıllardır süren ikiliğini o çözdü. Oyununu kapalı bir doğa gibi oynadı, bütün gizle­ri, bütün soruları ve yanıtları ile. Ama o doğayı her kez biçimlere çevirdi, insanca kıldı.

Müşfik Kenter’i “yaratma” ile “yansıtma” ara­sında yakalamak olanaksızdır. Yansıtırken rastlan­tısal olanı aradan kaldırmakla yaratıcı, yaratırken anlaşılır kılmakta onca direndiği evreni özgünleş­tirir.

Müşfik Kenter, canlandırdığı kahramanın anla­mını göstermez, yaratır. Onu Hamlet’te görmüş­tüm; sahnenin önünde yere oturdu ve “To be or not to be...” tiradını söylemeye başladı. Doğallığı aşan bir doğallık içindeydi. Bunun gizini çözeme­dim. Bugün de düşünmekteyim. Müşfik Kenter “doğal”a öykünseydi bunca büyük olamazdı. Onun bütün becerisi, kahramanın iletisini alış bi­çiminden kaynaklanır. Bir başka deyişle, her za­man bir Oracle’dir Müşfik Kenter, sanki rolünü dü­şünmez de tinindeki Sibylle’i dinler sürekli. Yaşa­mın anlamını değil (bunu bulmak olanaksızdır), se­rüvenini gösterir. Sibylle yapıttır.

15 Temmuz 1988 - Cumhuriyet
(Görsel PA tarafından eklendi)

Pazartesi, Haziran 11, 2012

Salı, Şubat 07, 2012

Tersine, şiddeti tatmin etmeye yönelik olan kurallar evreni...

…/ Michel Foucault

…Bir anlamda, bu yersiz tiyatroda oynanan oyun her zaman aynıdır: Tahakküm uygulayanların ve tahakküm altındakilerin sonsuzca tekrarladıkları oyun. İnsanlar başka insanları tahakküm altına aldığında değer farklılıkları doğar; sınıflar başka sınıfları tahakküm altına aldığında özgürlük fikri doğar; insanlar yaşamak için gerek duydukları şeyi ele geçirdiklerinde, bu şeylere ait olmayan bir süreyi onlara dayattıklarında mantık doğar. Tahakkümün işlediği yer ne kadar yerse, tahakküm ilişkisi de o kadar “ilişki”dir. Ve tam bu nedenledir ki, tarihin her anında bir ritüele saplanır kalır; yükümlülükler ve haklar dayatır; titiz prosedürler oluşturur. İşaretler yerleştirir, şeylerin içine anılar kaydeder, bedenlere kadar kaydeder; kendini borçlardan sorumlu kılar. Asla şiddeti yumuşatmaya değil; tersine, şiddeti tatmin etmeye yönelik olan kurallar evreni. Kendi çelişkileri içinde tükenen genel savaşın, sonunda şiddeti yadsımaya vardığı ve iç barış yasalarına uygun olarak kendi kendini ortadan kaldırmayı kabul ettiği geleneksel şemaya inanmak yanılgı olur. Kural, gözü dönmüşlüğün hesaplı zevkidir, vaat edilmiş kandır. Tahakküm oyunu durmaksızın yeniden başlatmayı sağlar; ustalık tekrarlanan bir şiddeti sahneye koyar. Barış arzusu, uzlaşmadaki yumuşaklık, yasanın zımnen kabulü, bunlar, kuralın doğumuna yol açan büyük ahlâki inanç değişimi veya faydacı hesap değil, sadece kuralın sonucu, daha doğrusu, sapmasından ibarettir; “Suç, vicdan, ödevin; zuhur ettiği odak hukuki yükümlülük alanıdır; ve başlangıç, yeryüzündeki her büyük şey gibi, kanla sulanmıştır.” İnsanlık, savaşlardan geçerek, kuralların ebediyen savaşın yerini alacağı evrensel bir mütekabiliyete doğru ağır ağır ilerliyor değildir; insanlık, bu şiddetlerin her birini bir kurallar sistemine dahil ederek tahakkümden tahakküme gider.

Cumartesi, Ocak 21, 2012

Pazar, Ocak 08, 2012

...

(18 0cak 1925 – 4 Kasım 1995)

LESDELEUZE

Perşembe, Kasım 24, 2011

Freddie Mercury'nin Ölümü 20 Yaşında


Öleli 20 yıl oldu. Bize şarkı olmayı ve genç ölmeyi öğretenin öğretmenler günü kutlu olsun.

Cuma, Kasım 18, 2011

Felsefe(?)...

…/ François Zourabichvili

Modernliğimizi tanımlamaya yetebilecek büyük bir bezginlik, bir yorgunluk yaşıyor olmamız mümkündür: ama tahammül edilemez’e, yani basit durumlar karşısında bizi paradoksal olarak duygusuz, amacını yitirmiş, silahsız kılan ve klişelerin evrensel yükselişi karşısında aciz bırakan bu duyguya duyarlılık, kelimenin hiç ahlaki olmayan anlamında olumlu bir beliriveriş teşkil eder – daha önce var olmayan ve yeni bir düşünce imgesi getiren bir şeyin beliriverişi. Muhakkak ki çağdaş düşünce belli bir kopuşa tanıklık etmektedir. Ama tam da şunu sormalıyız: “Ne oldu?” yani bir o kadar da: felsefe ne olmaktadır.

Çarşamba, Kasım 16, 2011

Dolayısıyla Anti-Oidipus...

…/ Michel Foucault

1945-1956 yılları arasında (Avrupa’dan söz ediyorum) bir doğru düşünme biçimi, belli bir siyasi söyleme biçimi, belli bir entelektüel etiği vardı. Marx ile senli benli olmak, düşlerin Freud’dan uzaklaşmasına izin vermemek ve göstergeler –gösteren– sistemini büyük bir saygıyla ele almak gerekiyordu. İnsanın kendisi ve dönemi hakkındaki hakikatin bir bölümünü yazma ve dile getirmesi olan bu tekil meşguliyeti kabul edilir kılan üç koşul işte bunlardı.

Ardından, tutku dolu beş kısa yıl geldi; sevinç ve bulmacayla dolu beş yıl. Dünyanın kapılarında Vietnam, elbette ve kurulu iktidarlara yönelik ilk büyük darbe. Fakat burada kendi duvarlarımızın içinde tam olarak neler olup bitmekteydi? Devrimci ve baskı-karşıtı bir siyaset karışımı mı vardı? İki cephede birden –toplumsal sömürü ve psişik baskı– sürdürülen bir savaş mıydı bu? Sınıf çatışmasının modüle ettiği bir libido artışı mı? Hepsi mümkündür. Ne olursa olsun, o yıllardaki olayların bu alışılmış ve ikici (dualiste) yorumla açıklanacağı ileri sürüldü. Birinci Dünya Savaşı ile faşizmin yükselişi arasında Avrupa’nın en ütopyacı fraksiyonlarını –Wilhelm Reich Almanyası ve gerçeküstücülerin Fransası– büyülemiş olan düş, gerçekliği yakıp kavurmak için geri gelmişti: Aynı akkorun aydınlattığı Marx ve Freud.

Peki bu muydu olan? Otuzlu yılların ütopik projesinin, bu kez tarihsel pratik ölçeğinden yeniden ele alınması mıydı? Yoksa tersine, Marksist geleneğin buyurduğu modele artık uymayan siyasi mücadelelere doğru bir hareket mi söz konusuydu? Artık Freudcu olmayan bir arzu deneyi ve teknolojisine doğru bir hareket mi söz konusuydu? Kuşkusuz sancağa eski bayraklar çekildi, fakat mücadele yeni alanlara kaydı ve yeni alanlar kazandı.

Anti-Oidipus, örtülü alanın genişliğini gösterir. Fakat çok daha fazlasını da yapar. Freud’la çok eğlense de eski putları yermenin içinde eriyip gitmez. Ve özellikle, bizi daha öteye gitmeye teşvik eder.

Anti-Oidipus’u yeni teorik referans olarak okumak bir yanılgı olur (Her şeyi içerecek olan teori, “umudun” kaybolduğu bu dağılma ve uzmanlaşma döneminde “çok ihtiyacımız olduğu” konusunda bize güvence verilen teori: bize sık sık söylenen bu ünlü teoriyi biliyorsunuz). Bu olağanüstü yeni nosyon ve sürpriz kavram bolluğunda bir “felsefe” aramamak gerekir. Anti-Oidipus yalancı parlaklıktaki bir Hegel değildir. Sanıyorum, Anti-Oidipus’u okumanın en iyi biçimi, onu, örneğin “erotik sanat”tan söz edildiği anlamda bir “sanat” gibi ele almaktır. Çokluk, akım, dispositif ve dal budak salma gibi görünüşte soyut kavramlara dayanarak, arzunun gerçeklikle ve kapitalist “makine”yle ilişkisini analizi somut sorulara cevaplar getirir. Şeylerin niçin’inden çok nasıl’ıyla meşgul olan sorular. Düşünceye, söyleme, eyleme arzu nasıl dahil edilir? Arzu, güçlerini siyasetin alanında nasıl harekete geçirebilir ve kurulu düzenin altüst olması sürecinde nasıl yoğunlaşabilir? Ars erotica, ars theoretica, ars politicia.

Dolayısıyla Anti-Oidipus üç rakiple karşı karşıya gelir. Aynı güce sahip olmayan, farklı derecelerde tehdit oluşturan ve kitabın farklı araçlarla kavga ettiği üç rakip.

Siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve Hakikat memurları.

Arzunun acınası teknisyenleri; her göstergeyi ve her semptomu kaydeden ve arzunun çoğul örgütlenmesini yapının ve yokluğun ikili yasasına indirgemek isteyen psikanalistler ve göstergebilimciler.

Nihayet, temel düşman, stratejik rakip (oysa ki Anti-Oidipus’un diğer düşmanlarına karşıtlığı daha ziyade taktik bir ilişki oluşturur): Faşizm. Kitlelerin arzusunu seferber etmeyi ve kullanmayı çok iyi bilmiş olan Hitler ile Musolloni’nin tarihsel faşizmi değil yalnızca, hepimizin içinde bulunan, gündelik davranışlarımıza ve ruhlarımıza musallat olan faşizm, bize iktidarı sevdiren, bizi tahakküm altına alan ve sömüren bu iktidarı arzulatan faşizm.

Anti-Oidipus’un (yazarları beni bağışlasın!) bir etik itabı olduğunu, Fransa’da uzun süreden beri yazılmış ilk etik kitabı olduğunu söyleyebilirim (Başarısının özel bir “okur kitlesi” ile sınırlı olmamasının nedeni belki budur: Anti-Oidipus olmak bir hayat tarzı, bir düşünce ve yaşam kipi olmuştur.) İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır? Söylemlerimizi ve edimlerimizi, kalplerimizi ve zevklerimizi faşizmden nasıl kurtarabiliriz? Davranışlarımızın içine sinmiş olan faşizm nasıl kovulur? Hıristiyan ahlâkçıları ruhun kıvrımları arasına yerleşmiş olan ten izlerini arıyorlardı. Deleuze ve Guattari ise kendi açılarından, faşizmin bedendeki en küçük izlerinin peşinden koşuyorlar.

Aziz François de Sales’a mütevazi bir saygı göstererek Anti-Oidipus’un bir Faşist Olmayan Yaşama Giriş olduğunu söylenebilir.

Bu büyük kitabı gündelik yaşamın elkitabı ya da rehberi yapmak isteseydim, ister yerleştirilmiş isterse de yerleştirilmek üzere olsun, faşizmin tüm biçimlerine karşı olan bu yaşama sanatına, aşağıdaki gibi özetleyeceğim birkaç temek ilke eşlik ederdi:

—Siyasi eylemi her türlü birlikçi (unitaire) ve bütünselleştirici paranoya biçimlerinden kurtarın;

—Eylemi, düşünceyi ve arzuları, bölümlere ayırma ve piramit şeklindeki hiyerarşikleştirme yoluyla değil; çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjonction) yoluyla artırın;

—Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı eski Negatif’in kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kurtulun. Pozitif ve çoğul olan şeyi tercih edin, farklılığı tekbiçimliliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;

—Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);

—Düşünceyi siyasi pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;

—Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde yerleşmesini siyasetten talep etmeyin. Birey, iktidarın ürünüdür. Gerekli olan şey, çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşikleştirilmiş bireyleri birleştiren organik bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.

—İktidara âşık olmayın.

Deleuze ve Guattari’nin, iktidarı pek az sevdiklerinden, kendi söylemlerine bağlı iktidar etkilerini etkisizleştirmeye çalıştıkları bile söylenebilir. Kitabın hemen hemen her yerinde bulunan ve çevirisini gerçekten güçleştiren oyunlar ve tuzaklar bundan kaynaklanır. Fakat bunlar okuru, manipüle edildiğinin farkına vardırmadan baştan çıkarmaya çalışan ve sonunda onu kendi iradesine rağmen yazarların davasına kazanan alışılmış retorik tuzakları değil. Anti-Oidipus’un tuzakları, mizah tuzaklarıdır: reddedilmeye, kapıyı çarpıp metni bırakmaya sayısız davet. Kitap, sık sık mizahtan başka bir şey olmadığını düşündürür; ama bunu yine de önemli bir şeylerin, en ciddi şeylerin meydana geldiği yerde yapar: Bizi kuşatan ve ezen devasa biçimlerinden gündelik yaşamımızın acı tiranlığını oluşturan ufak tefek biçimlere kadar, faşizmin bütün biçimlerinin izinin bulunduğu yerde.

Çev: Işık Ergüden, Anti-Oidipus’un ingilizce baskısına önsöz, 1977.

Entelektüelin Siyasi İşlevi, içinde; Ayrıntı.