İstanbul Taksim’de herkesin kendi kurtuluşunu serbest bırakarak katıldığı bu eylemlerde Gezi Parkı ve diğer her şeye karşı yapılan saldırılar bozguna uğratılmıştır. Vatan, Millet, Devlet, Demokrasi, Dil, Kimlik vb. şeyler üzerinden ölüme ve yasaya zarif ve kurnaz tekniklerle tabii kılınmaya çalışan herkes ve her şey dünyanın tüm hayırlarıyla saf-tutup ortak bir cephe oluşturmuştur. Günlerdir süren sokak savaşlarında polisin polisten başka bir şey olmadığı, iktidarın ve devletin tüm organlarıyla birlikte ölümün en adi suç ortakları oldukları yenilgilerinin ışığı altında ortaya çıkmıştır. Bir parça hayat için, bir parça toprak için, ve belki de son kale savaşı olarak da görülen bu büyük olayda tüm ilkler bir araya gelmiştir. Sokak sokak barikatlarla örülen ağlarlarla yaşam korunmuştur. Mücadele ve direniş yalnızca kazanılmakla kalmamış, iktidar deşifre edilmiş, ona karşı kudretin ve eylemin gücü kanıtlanmıştır. Siyasetin tüm mekanizmalarına karşı, siyasetin tüm figürlerine karşı, ve bizzat siyasete karşı politik olan yeniden ortaya çıkmıştır. Kitle, Devrimi eylemin sonsuz çeşitliliği ve sonsuz sürekliliği içinde yakalamıştır.
Perşembe, Haziran 06, 2013
Büyük Çapulcu Tehlikesi
İstanbul Taksim’de herkesin kendi kurtuluşunu serbest bırakarak katıldığı bu eylemlerde Gezi Parkı ve diğer her şeye karşı yapılan saldırılar bozguna uğratılmıştır. Vatan, Millet, Devlet, Demokrasi, Dil, Kimlik vb. şeyler üzerinden ölüme ve yasaya zarif ve kurnaz tekniklerle tabii kılınmaya çalışan herkes ve her şey dünyanın tüm hayırlarıyla saf-tutup ortak bir cephe oluşturmuştur. Günlerdir süren sokak savaşlarında polisin polisten başka bir şey olmadığı, iktidarın ve devletin tüm organlarıyla birlikte ölümün en adi suç ortakları oldukları yenilgilerinin ışığı altında ortaya çıkmıştır. Bir parça hayat için, bir parça toprak için, ve belki de son kale savaşı olarak da görülen bu büyük olayda tüm ilkler bir araya gelmiştir. Sokak sokak barikatlarla örülen ağlarlarla yaşam korunmuştur. Mücadele ve direniş yalnızca kazanılmakla kalmamış, iktidar deşifre edilmiş, ona karşı kudretin ve eylemin gücü kanıtlanmıştır. Siyasetin tüm mekanizmalarına karşı, siyasetin tüm figürlerine karşı, ve bizzat siyasete karşı politik olan yeniden ortaya çıkmıştır. Kitle, Devrimi eylemin sonsuz çeşitliliği ve sonsuz sürekliliği içinde yakalamıştır.
Salı, Mayıs 07, 2013
Teatrokrasi ve Ağustosböcekleri Korosu'ndan alıntı...
Demek ki çözümleme tersinden de okunabilir: bir buyruğun tersi olarak. Öyleyse kendi kendini alkışlayan kalabalığın totolojisi, felsefenin kendi davasını şehrin davasıyla karıştırmak için zanaatçıyı içine kapattığı çemberin doğrulanmasından ibarettir. Kitlenin hazzının kalabalığın el çırpmasına indirgendiği bu gösteri fenomenolojisi, uzmanlaşmanın "başka hiçbir şey" buyruğunun hükmettiği emek kuramının tersidir. Bir ile çok'u kendi yerlerine yerleştirmek için, ikizin yasama yetkisini ve hâttâ şiirini filozofa mahsus tutmak için "sosyoloji"ye "estetik" eşlik eder.
Jacques Ranciere
Salı, Nisan 23, 2013
Burda Benim Hayvanlar Alemim
Büyük beyaz sessizlikte üzerime kara bir çığ yağmış. Onu sahiplenmemi bekliyor. Mavilikte kaybolmaya çalışan balık, renklerini kumda kaybetmeye çalışan balık. Bir balık başka bir balığın gölgesinde kaybolmaya çalışıyor. Büyük balık küçük balığın renklerini yer.
Yüzümü şimdi onu yararak ortaya çıkmaya çalışan başka bir yüzden ayırabilir miyim? Işıklı yapraklardan, yeşil dallardan. Kertenkeleler tenimin üzerinde. Tam üç tane. Tenimin rengini alıyorlar. Alıyorlar. Onları göremiyorum ama ordalar. Kucağımda benim rengimi alıyorlar. Kucağımın şeklini alıyorlar. Üçüz. İçime giriyorlar.
Bazen etime dokunuyorlar, öpücükler, sinek avlar gibi. Uykumda acıtmayan küçük arı sokmaları sayesinde uçma yeteneği kazanıyorum. Amımdaki kılların arasından Asya tarantulasının doğum yapması gibi göründü, çıktı, bacağımda yürüdü. Sen hiç tarantula gördün mü? Bir serinlik oldu. Gıdıklandım. Artık daha yakınsın bana. İçimdeki halinden daha yakınsın. İnsana en yakın hayvansın gözümde. Bir geyiksin.
Rahmimdeki atıklarla beslenen lağım sıçanı. Biraz et alıp masamın üzerinde sana benzeyen bir yontu yapmaya çalıştım. Sığır ya da domuz eti. Ya da benim kendi etim. Seni kollarımda evirip çevirdim. Seni anlamaya uğraştım. Bu hayatta kimse seni benim kadar anlamaya çalışmamıştır ve kimsenin şansı daha az olamaz.
Yarasalar birleşip başka ve daha iyi bir yarasa yapabilir. Sadece yarasalar yapabilir bunu biliyor muydun? ama bir sokak köpeği ortaya çıktı. Kendini oluşturan naylon çizgilere yakalanmış. Kurtulmak için koştura koştura gözden kayboldu. O zaman boz ayıyı ve yavrularını gördüm. Anne ölmüştü. yavruların başta ondan süt emdiklerini sandım ama aslında memelerini yiyorlardı. Memenin içinde kalan son süt yudumları ve kan karışmıştı. Zar yırtıldı, bir şeyler döküldü. O an anladım ki anne uyanıktı yavrularını besliyordu ben de uyanıktım. Büyük boz ayının hırıltılı göğsüne başımı dayayıp uyumak istiyorum.
Çalılıktan havalanan onlarca beyaz kaz ay ışığını bir süre yanıma yöreme dağıttı. Gündüz gibi oldu. Bilmeden dünyanın merkezinden geçen koyun sürüsü. Hattı izle. Toplam varlığımızdan çalarak ilerliyor. O koyunların yediği her şeyden tatmak için ölüp biten bir akbabayım ben. Sen doğmadan önce başlamıştım. Kokuyordum, karnım büyüyordu, adet görmüyordum. Hamile bokunun kıvamı bilinmez. yazı yazmaya çizmeye çok elverişli. Şişkin göbeğimin üstüne bir yüz çizdim ve onu örten boktan bir gül.
Boktan dünya haritasında yerimi göster. Ben bazen İstanbul'un üzerine parmağımı bastırıyorum. Kan emmekten şişmiş bir böceği ezer gibi. İstanbulş ehir haritasını hamile bokuyla sıvıyorum havanın neden kapalı olduğunu anladınız mı?
Ölümün bana verdiği yetkiye dayanarak Proscenium Arch'ı da kapatıyorum.
Özlem Z. Almanya'dan bildirdi. Beni öldürmeniz için size yalvarıyorum.
Perşembe, Mart 07, 2013
…sanki güzelim bir gül.
herhangi bir açıklamanın tüm kışkırtıcı taleplerine rağmen bir yaprak gibi tüm sükûneti üzerinde bulunduğumuz daldan almak adına…
ölüm ve yaşam arasındaki en uçta kararsız kalmış bir kıpırtının kendi-dilinde-ama kesinlikle-en-az kendi-dilinde-parçalanarak tüm dillerden-ama-kesinlikle-dil-olan-şeyden konuşabilmenin tüm sıradanlığını alarak…
Cuma, Şubat 08, 2013
Salı, Şubat 05, 2013
Şimdiki Zamanda Almak İstediğimiz Şey Bir Görüntü Değil Bir Sorumluluktur
BURADA SANAT TARİHİNİN KİMSESİZLER MEZARLIĞINDAN BİR ÖLÜLER ORDUSUNU GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ:
Kamerayı bütünüyle karalanmış bir sayfada yazı yazma gerecine dönüşen silgi gibi kullanacağız: Kamerayla görüntü sileceğiz: Almak istediğimiz şey bir görüntü değil, bir karardır:
Sokağın hikâyesinin egemen hikâyelemeden sapmasının tarihi böyle başlayabilecekse, sokağın kayıtlarının ekmek kırıntıları gibi, ama bu kez eve dönüş yolunun bulunması değil, kaybedilmesi için bırakılmasıyla başlayacaktır: Evler meta-olanı meta değilmiş gibi gösteren kutulardır: Kayıtlarımız nasıl paketlerini ve paketlenmeyle ilgili bağlamı geçersizleştirmeli ise, fütursuz özgürlük arzumuz da sokağı evlerin ve kentin bağlamından çok uzağa taşıyabilmelidir:
GÖRÜNTÜYÜ PELİKÜLE DEĞİL, KÂĞIDA VE ETE YAZIYORUZ:
Kayıt, kameranın yaşayan hayaletinin ölü gözleriyle sanatsal bakışın egemenliğinden kurtarılmalıdır: Naif görüntü ishalini burjuva sanat tarihi kataloglarına kaydetmek için şimdiki zamanın kendiliğindenliğini feda edenlerden olmak ya da olmamak: Burada bizi yerimizi bildirmeye zorlayan mekanizmaya yeni organlarımızı eklemekten çekinmeyeceğiz: Sessizlik organımız dil, resmi-akademik estetiğin dublajına boyun eğmemek için, sessizliğini katlamaktan çekinmeyecek: Ses şeridi, gerçekçi ve öykülemeci çifte işlevinden kurtarılmalıdır:
Sine-delik: Sandalın dibinde: Batış, görüntüden kurtarılmalıdır: Burada konudan uzaklaşıyoruz: Sahte alanda kendinden sonra gelen sekansı açıklamayı vaat etmesi zorunlu kılınmış Avrupa montajının gramerini unutmaya eğilimliyiz: Çekimde süreksizlik yaratıyoruz: Kamerayı ona karşı ideal bir nefret duygusu olmadan kullanamayız: Arşivciliğin aracılığı kabul edilemez: Burada, dibindeki deliği her açtığımızda sandala dolan vaadi ne pahasına biriktirdiğimizi biliyoruz:
YAŞAMI KATALOGLAMAYACAĞIZ:
Böylece bütün o gezici kameralar ve sosyolojilerle yaşamın karanlık köşelerinin egemen tarafından “aydınlatılıp” kataloglanmasına alet olmak yerine, gözlerimizi niyetli bir körleşmenin sağlayacağı temas-sohbet için yeniden eğiteceğiz: Devrimci dekupaj, baktığı yeri hızla bir özel-alan haline getiren çerçevelemenin (boğaya son ve öldürücü darbeyi vurmak anlamına gelen kadrajın) sınırlarını söken: Makas-kameradır:
Kameranın huzursuz hayaleti, iyelik talep eden kullanımından vazgeçebildiğinde, ölü anlar üzerindeki şüpheli mülkiyetini dostlara dağıtacak:
Söz konusu yalnız merkeze odaklanmaya alışmış gözün statik çerçevedeki sadizmi tanımlaması değil, kenara kaçışın, limitlere taşınmanın aynı zamanda bir limitlerin paylaşılması, kendi yazgısının mülkiyetinden bir vazgeçiş, ruhunu ünlü “kendine ait bir oda” oluşun dekorasyon ilkelerinden bağımsızlaştırma girişimidir: Kameraman artık gözlerini kendinden başka bir şeye çevirmelidir, kayıt anında:
MODERNLERİN KAYIT İSHALİNDEN KALAN YIĞINLA İLGİLENMİYORUZ:
Ne de pürüzsüz ekran yüzeylerinin aldatıcı adaletinde kayan bakışımız zararsızlık vaat ediyor: Burada pek de modern olmayan bakışımızla bu yüzeyi çizmeyi, dumura uğratmayı, bozmayı deneyeceğiz: Hikâye sineması patlama halindeki uykusuzluğumuzu doyuramaz: Erotik dayatmacı Freudyen tutumu ve post-situasyonist gizli-bireyci örgütlenme modellerini umursamıyoruz: Kamera çıplaklığa karşı işlenmiş suçtur:
Kameranın hayaleti orada olmakta olanı değil, olmamakta olanı kaydeder: Vuku bulmayışın sigortası: Böylece çekim yapmayı reddettiğinde deklanşöre basması teknik olarak engellenen kameramanı cephanesini boşaltarak savaş meydanına çıkan gönülsüz bir asker olarak tahayyül edeceğiz: Kaset takmayı unutmak için stratejiler üreteceğiz: Hikâye sinemasının askeri olmayacağız:
ÂNIN ÖLÜMLÜLÜĞÜ KAYIT ÂNINDA NE PAHASINA OLURSA OLSUN SAVUNULMALIDIR:
Fiziksel alanı ahlâki uzay haline getirmeyeceğiz: Konunun kenara uzaklıklarını belirlemekte gönülsüzüz: Bakışın kendisi bakılanın hareketinin yerine geçme eğilimdedir ve görüntü bakış ile el arasından çıkarılmalıdır: Çocuk kameramanlarla çalışmaya devam edeceğiz ve onların içgüdülerinin buyruğunda olacağız: Fordist bantta seri tanrı üretimine karşı koyabilecek tek güç çocukluğun erdemleridir:
“SİNEMA ÜÇ ŞEYDEN KURTARILMALIDIR: FOTOĞRAFİK ANALOJİNİN KUDRETİNDEN, TEMSİLİN GERÇEKÇİLİĞİNDEN, ANLATIYA DUYULAN İNANÇ REJİMİNDEN:”
[İki nokta üst üste, bize ait.]
Yukarıdaki yazı ilk kez Zygiella Notata'da yayınlanmıştır. Proscenium Arch fanzinin yeni sayısını sabırsızlıkla bekler.
Çarşamba, Ocak 09, 2013
Pazartesi, Aralık 31, 2012
Cumartesi, Kasım 24, 2012
Freddie Mercury'nin ölümü 21 yaşında
Cuma, Eylül 21, 2012
Maurice Blanchot’da dilin bu kendi doğası içindeki parçalılığı... (22.09.1907 - 20.02.2003)
Çarşamba, Eylül 12, 2012
Pazartesi, Ağustos 20, 2012
Müşfik Kenter [Üzerine] - Melih Cevdet Anday
Cumartesi, Haziran 16, 2012
Pazartesi, Haziran 11, 2012
Salı, Şubat 07, 2012
Tersine, şiddeti tatmin etmeye yönelik olan kurallar evreni...
…/ Michel Foucault
…Bir anlamda, bu yersiz tiyatroda oynanan oyun her zaman aynıdır: Tahakküm uygulayanların ve tahakküm altındakilerin sonsuzca tekrarladıkları oyun. İnsanlar başka insanları tahakküm altına aldığında değer farklılıkları doğar; sınıflar başka sınıfları tahakküm altına aldığında özgürlük fikri doğar; insanlar yaşamak için gerek duydukları şeyi ele geçirdiklerinde, bu şeylere ait olmayan bir süreyi onlara dayattıklarında mantık doğar. Tahakkümün işlediği yer ne kadar yerse, tahakküm ilişkisi de o kadar “ilişki”dir. Ve tam bu nedenledir ki, tarihin her anında bir ritüele saplanır kalır; yükümlülükler ve haklar dayatır; titiz prosedürler oluşturur. İşaretler yerleştirir, şeylerin içine anılar kaydeder, bedenlere kadar kaydeder; kendini borçlardan sorumlu kılar. Asla şiddeti yumuşatmaya değil; tersine, şiddeti tatmin etmeye yönelik olan kurallar evreni. Kendi çelişkileri içinde tükenen genel savaşın, sonunda şiddeti yadsımaya vardığı ve iç barış yasalarına uygun olarak kendi kendini ortadan kaldırmayı kabul ettiği geleneksel şemaya inanmak yanılgı olur. Kural, gözü dönmüşlüğün hesaplı zevkidir, vaat edilmiş kandır. Tahakküm oyunu durmaksızın yeniden başlatmayı sağlar; ustalık tekrarlanan bir şiddeti sahneye koyar. Barış arzusu, uzlaşmadaki yumuşaklık, yasanın zımnen kabulü, bunlar, kuralın doğumuna yol açan büyük ahlâki inanç değişimi veya faydacı hesap değil, sadece kuralın sonucu, daha doğrusu, sapmasından ibarettir; “Suç, vicdan, ödevin; zuhur ettiği odak hukuki yükümlülük alanıdır; ve başlangıç, yeryüzündeki her büyük şey gibi, kanla sulanmıştır.” İnsanlık, savaşlardan geçerek, kuralların ebediyen savaşın yerini alacağı evrensel bir mütekabiliyete doğru ağır ağır ilerliyor değildir; insanlık, bu şiddetlerin her birini bir kurallar sistemine dahil ederek tahakkümden tahakküme gider.
Cumartesi, Ocak 21, 2012
Pazar, Ocak 08, 2012
Perşembe, Kasım 24, 2011
Cuma, Kasım 18, 2011
Felsefe(?)...
Modernliğimizi tanımlamaya yetebilecek büyük bir bezginlik, bir yorgunluk yaşıyor olmamız mümkündür: ama tahammül edilemez’e, yani basit durumlar karşısında bizi paradoksal olarak duygusuz, amacını yitirmiş, silahsız kılan ve klişelerin evrensel yükselişi karşısında aciz bırakan bu duyguya duyarlılık, kelimenin hiç ahlaki olmayan anlamında olumlu bir beliriveriş teşkil eder – daha önce var olmayan ve yeni bir düşünce imgesi getiren bir şeyin beliriverişi. Muhakkak ki çağdaş düşünce belli bir kopuşa tanıklık etmektedir. Ama tam da şunu sormalıyız: “Ne oldu?” yani bir o kadar da: felsefe ne olmaktadır.
Çarşamba, Kasım 16, 2011
Dolayısıyla Anti-Oidipus...
…/ Michel Foucault
1945-1956 yılları arasında (Avrupa’dan söz ediyorum) bir doğru düşünme biçimi, belli bir siyasi söyleme biçimi, belli bir entelektüel etiği vardı. Marx ile senli benli olmak, düşlerin Freud’dan uzaklaşmasına izin vermemek ve göstergeler –gösteren– sistemini büyük bir saygıyla ele almak gerekiyordu. İnsanın kendisi ve dönemi hakkındaki hakikatin bir bölümünü yazma ve dile getirmesi olan bu tekil meşguliyeti kabul edilir kılan üç koşul işte bunlardı.
Ardından, tutku dolu beş kısa yıl geldi; sevinç ve bulmacayla dolu beş yıl. Dünyanın kapılarında Vietnam, elbette ve kurulu iktidarlara yönelik ilk büyük darbe. Fakat burada kendi duvarlarımızın içinde tam olarak neler olup bitmekteydi? Devrimci ve baskı-karşıtı bir siyaset karışımı mı vardı? İki cephede birden –toplumsal sömürü ve psişik baskı– sürdürülen bir savaş mıydı bu? Sınıf çatışmasının modüle ettiği bir libido artışı mı? Hepsi mümkündür. Ne olursa olsun, o yıllardaki olayların bu alışılmış ve ikici (dualiste) yorumla açıklanacağı ileri sürüldü. Birinci Dünya Savaşı ile faşizmin yükselişi arasında Avrupa’nın en ütopyacı fraksiyonlarını –Wilhelm Reich Almanyası ve gerçeküstücülerin Fransası– büyülemiş olan düş, gerçekliği yakıp kavurmak için geri gelmişti: Aynı akkorun aydınlattığı Marx ve Freud.
Peki bu muydu olan? Otuzlu yılların ütopik projesinin, bu kez tarihsel pratik ölçeğinden yeniden ele alınması mıydı? Yoksa tersine, Marksist geleneğin buyurduğu modele artık uymayan siyasi mücadelelere doğru bir hareket mi söz konusuydu? Artık Freudcu olmayan bir arzu deneyi ve teknolojisine doğru bir hareket mi söz konusuydu? Kuşkusuz sancağa eski bayraklar çekildi, fakat mücadele yeni alanlara kaydı ve yeni alanlar kazandı.
Anti-Oidipus, örtülü alanın genişliğini gösterir. Fakat çok daha fazlasını da yapar. Freud’la çok eğlense de eski putları yermenin içinde eriyip gitmez. Ve özellikle, bizi daha öteye gitmeye teşvik eder.
Anti-Oidipus’u yeni teorik referans olarak okumak bir yanılgı olur (Her şeyi içerecek olan teori, “umudun” kaybolduğu bu dağılma ve uzmanlaşma döneminde “çok ihtiyacımız olduğu” konusunda bize güvence verilen teori: bize sık sık söylenen bu ünlü teoriyi biliyorsunuz). Bu olağanüstü yeni nosyon ve sürpriz kavram bolluğunda bir “felsefe” aramamak gerekir. Anti-Oidipus yalancı parlaklıktaki bir Hegel değildir. Sanıyorum, Anti-Oidipus’u okumanın en iyi biçimi, onu, örneğin “erotik sanat”tan söz edildiği anlamda bir “sanat” gibi ele almaktır. Çokluk, akım, dispositif ve dal budak salma gibi görünüşte soyut kavramlara dayanarak, arzunun gerçeklikle ve kapitalist “makine”yle ilişkisini analizi somut sorulara cevaplar getirir. Şeylerin niçin’inden çok nasıl’ıyla meşgul olan sorular. Düşünceye, söyleme, eyleme arzu nasıl dahil edilir? Arzu, güçlerini siyasetin alanında nasıl harekete geçirebilir ve kurulu düzenin altüst olması sürecinde nasıl yoğunlaşabilir? Ars erotica, ars theoretica, ars politicia.
Dolayısıyla Anti-Oidipus üç rakiple karşı karşıya gelir. Aynı güce sahip olmayan, farklı derecelerde tehdit oluşturan ve kitabın farklı araçlarla kavga ettiği üç rakip.
Siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve Hakikat memurları.
Arzunun acınası teknisyenleri; her göstergeyi ve her semptomu kaydeden ve arzunun çoğul örgütlenmesini yapının ve yokluğun ikili yasasına indirgemek isteyen psikanalistler ve göstergebilimciler.
Nihayet, temel düşman, stratejik rakip (oysa ki Anti-Oidipus’un diğer düşmanlarına karşıtlığı daha ziyade taktik bir ilişki oluşturur): Faşizm. Kitlelerin arzusunu seferber etmeyi ve kullanmayı çok iyi bilmiş olan Hitler ile Musolloni’nin tarihsel faşizmi değil yalnızca, hepimizin içinde bulunan, gündelik davranışlarımıza ve ruhlarımıza musallat olan faşizm, bize iktidarı sevdiren, bizi tahakküm altına alan ve sömüren bu iktidarı arzulatan faşizm.
Anti-Oidipus’un (yazarları beni bağışlasın!) bir etik itabı olduğunu, Fransa’da uzun süreden beri yazılmış ilk etik kitabı olduğunu söyleyebilirim (Başarısının özel bir “okur kitlesi” ile sınırlı olmamasının nedeni belki budur: Anti-Oidipus olmak bir hayat tarzı, bir düşünce ve yaşam kipi olmuştur.) İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır? Söylemlerimizi ve edimlerimizi, kalplerimizi ve zevklerimizi faşizmden nasıl kurtarabiliriz? Davranışlarımızın içine sinmiş olan faşizm nasıl kovulur? Hıristiyan ahlâkçıları ruhun kıvrımları arasına yerleşmiş olan ten izlerini arıyorlardı. Deleuze ve Guattari ise kendi açılarından, faşizmin bedendeki en küçük izlerinin peşinden koşuyorlar.
Aziz François de Sales’a mütevazi bir saygı göstererek Anti-Oidipus’un bir Faşist Olmayan Yaşama Giriş olduğunu söylenebilir.
Bu büyük kitabı gündelik yaşamın elkitabı ya da rehberi yapmak isteseydim, ister yerleştirilmiş isterse de yerleştirilmek üzere olsun, faşizmin tüm biçimlerine karşı olan bu yaşama sanatına, aşağıdaki gibi özetleyeceğim birkaç temek ilke eşlik ederdi:
—Siyasi eylemi her türlü birlikçi (unitaire) ve bütünselleştirici paranoya biçimlerinden kurtarın;
—Eylemi, düşünceyi ve arzuları, bölümlere ayırma ve piramit şeklindeki hiyerarşikleştirme yoluyla değil; çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjonction) yoluyla artırın;
—Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı eski Negatif’in kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kurtulun. Pozitif ve çoğul olan şeyi tercih edin, farklılığı tekbiçimliliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;
—Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);
—Düşünceyi siyasi pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;
—Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde yerleşmesini siyasetten talep etmeyin. Birey, iktidarın ürünüdür. Gerekli olan şey, çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşikleştirilmiş bireyleri birleştiren organik bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.
—İktidara âşık olmayın.
Deleuze ve Guattari’nin, iktidarı pek az sevdiklerinden, kendi söylemlerine bağlı iktidar etkilerini etkisizleştirmeye çalıştıkları bile söylenebilir. Kitabın hemen hemen her yerinde bulunan ve çevirisini gerçekten güçleştiren oyunlar ve tuzaklar bundan kaynaklanır. Fakat bunlar okuru, manipüle edildiğinin farkına vardırmadan baştan çıkarmaya çalışan ve sonunda onu kendi iradesine rağmen yazarların davasına kazanan alışılmış retorik tuzakları değil. Anti-Oidipus’un tuzakları, mizah tuzaklarıdır: reddedilmeye, kapıyı çarpıp metni bırakmaya sayısız davet. Kitap, sık sık mizahtan başka bir şey olmadığını düşündürür; ama bunu yine de önemli bir şeylerin, en ciddi şeylerin meydana geldiği yerde yapar: Bizi kuşatan ve ezen devasa biçimlerinden gündelik yaşamımızın acı tiranlığını oluşturan ufak tefek biçimlere kadar, faşizmin bütün biçimlerinin izinin bulunduğu yerde.
Çev: Işık Ergüden, Anti-Oidipus’un ingilizce baskısına önsöz, 1977.
Entelektüelin Siyasi İşlevi, içinde; Ayrıntı.





